Hadi gelin, bugün siyasetten uzak bir yazıya imza atalım. Kendimize sorular soralım. Hayat bazen bunu gerektiriyor. Özellikle son günlerdeki haberleri gördükçe, “Allah’ım, biz neden böyleyiz?” diyesi geliyor insanın. Başlıyorum ve kendi kendime sorular yöneltiyorum. Bir nevi EMPATİ yapıyorum.

Annesini küçük bir kulübeye kilitleyip güya ona baktığını sanan oğullar, birlik ve beraberliğimizi bozmak için yapılanlar, sevgiden ve saygıdan bihaber yetişen gençler, okullarda ve caddelerde yaşanan kavgalar, aile içinde yaşanan TACİZ ve ŞİDDET olayları…

Üstelik bütün bunlara uydurduğumuz kılıflar! Kendimizi ve hareketlerimizi haklı göstermek için söylediğimiz bahaneler… HAKİKATEN biz ne zaman bu hale geldik? Biz neden böyleyiz?

Neden sürekli olarak yanlış şeyler yapıyor, ardından da bunları haklı göstermek için çırpınıp duruyoruz? Aklım, hafsalam almıyor. Neden dışarıda başkalarının eşine, kızına bakarken iş kendi ailemize gelince kıyameti koparıyoruz?

Boğazımıza kadar borca battığımız halde neden hâlâ paraya para demiyormuş gibi umursamaz davranıyoruz? Neden dinlemeden, anlamadan ve okumadan AHKÂM kesiyoruz? Neden sanki her söylediğimiz doğruymuş gibi UKALACA hareket ediyoruz?

Konuşurken saçmaladığımız hâlde bozuntuya vermeden fikirlerimizi savunmaya kalkıyoruz. Başkalarının BİNBİR EMEKLE yaptıklarına burun kıvırıp hemen ardından aynısını taklit etmeye çalışıyoruz.

Şöhret olmadan önce soyunanlar, şöhret olduktan sonra geçmişlerini neden inkâr ediyor? Ekranlarda görünmek uğruna olmadık ÇİRKEFLİKLER yapıp, bu uğurda anne ve babamızı bile kullanmaktan geri kalmıyoruz.

Tuvalete bile yanımızda gazeteci götürüp gezerken, hakkımızda bir haber yapıldığında gazetecilere hakaretler yağdırıyoruz. Hele şu sosyal medya denilen İLLET yok mu? İçimiz dışımız orada… Saklımız gizlimiz kalmadı.

İnsanların onur ve gururuyla oynamayı marifet sayarken iş kendimize gelince mangalda kül bırakmıyoruz. Daha da ileri giderek kendimizi PEYGAMBER ilan edip (!) etrafımıza müritler toplayarak yan gelip yatmaya çalışıyoruz.

İş yerimizde çocuk işçi çalıştırırken televizyonlarda çocuk istismarından bahsediyoruz. Kadın haklarını savunur gibi yapıp, kadının onurunu AYAKLAR ALTINA alıyoruz.

Başkaları üzerinden duygu sömürüsü yaparak milyonları cebe indirip ardından vatan ve millet şiirleri okuyoruz. Televizyon dizilerindeki karakterlere kendimizi benzetip onlar gibi giyiniyor, onlar gibi hareket ediyoruz.

Kendimizi adeta bir mafya babası gibi görüp, hakkımızı kanunlar yerine bilek gücüyle almaya çalışıyoruz. Sonra da televizyon karşısına geçip yapılanları gülerek izliyoruz.

Siyasetin ‘S’sini bilmeden kendimizi ceylan derili koltuklarda buluyoruz. Milletten aldığımız vekaleti bir köşeye atıp dertleri ve sorunları görmezden geliyoruz.

Yapıcı eleştiriler karşısında saldırganlaşıyoruz. Şehir içi trafikte araç sollamayı marifet sayıyor, sarı ışıkta korna çalmayı insanlık örneği olarak görüyoruz. Adeta tüm yollar bizimmiş gibi yayılıp gidiyoruz.

Ülke menfaati için ortak hareket etmeyi bilmezken, cebimiz söz konusu olduğunda anında kenetleniyoruz. Sonra da çıkıp, “Vatan, millet, Sakarya” nutukları atıyoruz.

Biz binlerce yıllık mazisi olan büyük bir devlet değil miyiz? Bu büyük devletin vatandaşları değil miyiz? Birlik ve beraberlik içinde asırlarca yaşamış, hiçbir ayrım gözetmeden herkese kucak açmış bir millet değil miyiz? Çağ açıp çağ kapatan büyük sultanların torunları, yoktan bir devlet kuranların nesli değil miyiz?

Peki, bize ne oldu böyle? Ne zaman, HANGİ VAKİTTE bu hâle geldik? Hakikaten neden böyleyiz? Velhasıl kelam, herkes bu soruyu kendine sormalı ve cevabını da kendi bulmalı.

Bugünün son sözü olarak isterseniz Hz. Mevlâna ile tamamlayalım:

"Sevgide şefkat ve merhamette güneş gibi ol,

Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol,

Dostluk ve cömertlikte akarsu gibi ol,

Öfke ve şiddette ölü gibi ol,

Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol,

Hoşgörülükte deniz gibi ol,

Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!"